23 Kasım 2017 Perşembe

Ya da…

06 Ocak 2015 Salı, 15:45

        Osmanlı’nın Kürt’lere dönük kendine has baskı, zulüm ve asimilasyon politikalarını T.C.’ye saymayacak olursak; nerdeyse T.C.’nin yüz yıllık “Kürt zulmü” zaman içerisinde farklı şekillere bürünse de hız kesmeden devam etmektedir.

Burada Şex Sait’ten Roboski’ye sistematik bir şekilde bizlere yapılan zulümlerin kronolojisini verecek değilim. Zaten her birimizin dağarcığında gerek büyüklerimizden duyduğumuz, gerek kitaplardan okuduğumuz, gerekse birebir yaşadığımız onlarca hikâyesi vardır bu zulme dair. Ayrıca bize bu acıları yaşatanların dinlemeye bile yüreklerinin kaldıramayacağı öyle iç acıtıcı, öyle yaralayıcı, öyle isyan ettirici, öyle kıyam ettirici çok sayıda yaşanmış hikâyelerimiz vardır ki; bunları çocuklarımıza anlatacak olsak bir daha asla coğrafyamızda bize zulmedenlerle bir arada yaşama imkânı kalmaz.

         Sorgusuz sualsiz asılanlardan tutun, gözü önünde çocuğunun idamından sonra kendisi idam edilen pirlerimize kadar, fareler gibi mağaralarda topluca öldürülen ceddimizden tutun da geride kalan hamile kadınlarının canlı canlı süngülenmesine kadar, gözaltında iğrenç işkence tezgâhlarından Roboski katliamına kadar… Evet “Kahpe Bizans” tan değil Müslüman kardeşlerimizden gördüğümüz nice nice hikâyemiz var zulme dair.

Başında da ifade ettiğim gibi amacım bu acıları detaylarıyla bir daha buraya taşımak değildir. Asıl maksadım devletin değişmez mantığını sizlere bir başka açıdan sunmaktır. Belki o zaman süreç içerisindeki çıkışlarımız, vurgularımız ve hak talep etme kavgamız daha iyi anlaşılır. Ve bize isnat edilen “isyancı” yaftası aslında onlar için kullanılması gereken “zalim” tanımına dönüşür. Belki benim gibi küçük adamların haykırmasının toplamından gür bir ses çıkar da özellikle Müslüman Türk halkı ve yöneticilerinden önemli bir adım gelir kardeşliğe dair.

Evet, bugüne kadar devlet, başımızı kaldırdığımızda ya başımıza vurdu, ya da sahte niyetlerle başımızı okşadı… Kardeşlik, İslam, ümmet, ayrılık argümanlarını kullanarak. Devletin kardeşlik tanımı “zulme rıza gösteren küçük sığıntı” algısından öteye geçmedi. İşin acı tarafı, bu tanımın Kürt-Türk birçok Müslüman tarafından kabullenmiş olmasıdır. Devlet bu tanımın dışına çıkan herkesi de asi kabul ediyor ve tanımlıyor.

Hem devlet, hem de Müslüman olduğu için devletten zulüm gören İslami camiaların önemli bir kısmı,  Kürtler söz konusu olunca hemen dini literatüre sarılarak öne sürdükleri ümmet, kardeşlik, bin yıllık beraberlik kavramlarına gelince; T.C,ümmeti temsil etmediği gibi esas kardeşliği bozan, bizi dışlayan ve inkar eden de onlardır. Bin yıllık beraberlik ise bin yıllık köleliğin gerekçesi olamaz. Bizim birlikteliğimizin tek yolu varsa o da hilafetle olur ki; hilafet eşit kardeşlerin eşit devletlerin oluşturduğu siyasi birlikteliktir. Tesis edilen siyasi birliktelikte herkes kültürel ve sosyal alanda eşit ve özgürdür. Bilakis hilafet makamı ve anlayışına savaş açmış bir devletin “İslam kardeşliği” hilesiyle bizi artık uyutması mümkün değildir.

         Urfa, Diyarbakır ve Batman illerinde sırayla konferans veren Türkiye’nin önemli bir İslami camiasının liderinin şu sözünü hiç unutmuyorum: Biz Kürtlere hitaben“ne olursunuz bin yıllık kardeşliği yüz yıllık husumete kurban etmeyin” diye vaaz ediyordu. İyi de kardeşim bin yıllık kardeşliği yüz yıllık husumete kurban eden biz miyiz, yoksa siz misiniz? Hem zalim olacaksınız hem de mağduru oynayacaksınız. Zaten bütün sorun Türk kardeşlerimizin! bu sorunda kendilerine hiç mi hiç pay çıkarmıyor olmalarıdır. Oysa sizin sabah, öğlen, akşam bize elçiler, liderler gönderip bizi ikna etme hususunda çaba göstermeniz lazım. “Biz yaptık siz etmeyin” demelisiniz. Bunca acıyı unutturacak, gönül hoşnutluğunu sağlayacak Allah’ın kullarına bahşettiği bütün haklarımızı fazlasıyla verme taahhüdünde bulunmalı ve güvence altına almalısınız. Acılarımızı bir nebze de olsa unutturacak gerçek kardeşlik sahneleri yaşatmalısınız. Bin defa resmi düzeyde özür dileyip işlediğiniz cürümlerden pişman olduğunuzu beyan etmelisiniz. En az bir yüzyıl da bizim sizi yönetmemize imkân hazırlamalısınız. Şehir ve köylerinizin ismini derhal Kürtçe isimler ile değişmeli çocuklarınıza da Kürtçe isim vermelisiniz. Çocuklarınıza Kürtçe öğretmeyi zorunlu hale getirmelisiniz. Bizim yaşadığımız acıların bir benzerini de en az yüzyıl siz de yaşamalısınız. İşte o zaman belki kısmen eşitlik sağlanmış olur ve bir arada yaşama imkânı bulunmuş olur. Ya da hilafet makamını bütün kurumlarıyla tesis edersiniz ve o zaman eşit kardeşler olarak beraber yaşarız.

   Evet, belki de ironi yapıyorum. Ama siz söyleyin Allah aşkına gelinen bu zamanda, devletin savaş uçaklarıyla hunharca katledilen 34 Roboski’li çocukların henüz failleri bile söylenmiyorken, birkaç kuruşluk maddi yardım dışında devletin olayı çözmeye ve biz Kürtleri teskin etmeye yönelik bir tek çabası yokken ortada… Siz söyleyin Allah aşkına biz nasıl bir arada beraber ve kardeşçe yaşarız? Kimi, nasıl ikna edebiliriz? Kim, niçin inansın bu hikâyeye? Söyleyin Allah aşkına Roboski mazlumiyetinin ne farkı var Mavi Marmara’dan? Günlerce acısına ağladığım kahraman şehid Furkan Doğan’ımızdan; ya da öldürülme biçimiyle insanlık onurunun alaşağı edildiği Yasin Börü’den ne farkı var Roboski’li şehid SelmanEncü, Hüseyin Encü ve Fadıl Encü’nün. İzlemeyenlerimiz lütfen izlesinler, Rehber TV yapımı “Roboski” belgeselini. Orda görürsünüz bu on sekizlik şehidlerden kimi seher vakti uzun uzun dualar ile çıkmış yola, kimi uzun gece namazları kılıyor çıkmadan önce, kimi annesinden helallik diliyor, kimi de beş gün oruç tutmayı vaat ediyor sağ salim dönerse evine, çıkmadan önce. Şimdi nasıl inanacağız Mavi Marmara için esip gürleyenlerin samimiyetine. “Roboski’nin müsebbibi terördür” diyerek, ölümlerden “hayat” uman ve 6-8 Ekim’de bütün Kürdistan’ı Roboski’ye çeviren çevrelerin değirmenine su taşıdığınızın farkında değil misiniz? 6-8 Ekim ihanetinden hiç hazetmeyen Roboski köyü ve çevresini yine bu “6-8 Ekim ihanet çetesi” için güvenli bir sığınak haline getirdiğinizin farkında mısınız? Esip gürlemeniz için ille de “17 Aralık operasyonu” ihanetinde olduğu gibi acı kapınıza ve çocuklarınıza kadar mı dayanmalı. Acımızı hissetmenizin başkaca yolu yok mu acaba? 

 Evet, belki de biz Müslüman Kürtler kardeşlik adına bütün acılarımızı (cumhuriyet tarihi süresince) sinelerimize gömmüş olmanın bedelini; yabancılar tarafından bir kısım çocuklarımızın kulaklarına fısıldanan yanlış hikâyeler sonucu oluşturulan ve özüne yabancı “sahte özgürlük” mücadeleleri ile ödedik. Belki de tekbirlerle evlerinden ayrılan ve çizilen yapay sınırları, birkaç kilo şeker için ihlal eden Roboski’li şehit çocukların cesetlerinin abdestsizler eliyle defnedilmesi bedel olarak bize yeter de artar bile.

        Ama artık çocuklarımızı teskin edecek ve avutacak söz kalmamıştır. Ya yüz yıllık Yunan düşmanlığını altı ayda kadim dostluğa dönüştüren “devlet marifeti” gerçekten devreye girer ve “eşit kardeşlik” hukukunun gerektirdiği bütün haklar behemehâl verilir. Ya da …

        Ya da artık bir arada kalmaya yol kalmamıştır veya yol bırakmamış olursunuz.

                                                                                                                                                                  

İsim * E-posta
Başlık
Yorum *
Kodu Giriniz * 1492 >>